Büyükada Gezisi (2 Ekim 2011)

2 Ekim pazar günü sonbaharın pastırma sıcaklarını fırsat bilip hep birlikte Büyükada’ya yol aldık.. Kadromuzda sonbaharın düğün sezonuna takılan, ailesine söz veren ve İstanbul dışına haftasonu kaçamağı yapan birçok Gezentimiz eksikti maalesef.. Fakat biz aramızda olmayan arkadaşlarımızın yerine de bol bol gezdik, gördük, eğlendik..

Büyükada’da güzel bir pazar gününü aramızda olamayan arkadaşlarımız için kaleme alıyorum..

***

Birçok arkadaşımızın bugün ile ilgili yağmur korkusu vardı. Birkaç gün önceden sürekli hava durumunu takip etsem bile sonuçta burası İstanbul kardeşim, havasına suyuna güvenilmiyo. Neyse ki hava bizi yanıltmadı ve sabahın erken saatlerinde açan güneş güne neşeli başlamamızı sağladı..

Martılara simit attığımız, bol bol fotoğraf çektiğimiz ve sabah çaylarımızı yudumladığımız keyifli vapur yolculuğumuz Adalara ulaşmamız ile sona erdi. Vapur yolculuğumuzun en eğlenceli kısmı ise şüphesiz Büyükada’da yanımızdan jetski ile geçen mavi slip mayolu 60′lık ihtiyar delikanlı amcamızdı.. O yaşa geldiğimde ben de mavi mayomu çekip jetski ile ada sahillerinde dolaşmayı istiyorum şahsen.. Amcamızın hayat tarzı fena halde hoşumuza gitti.. :)

Şimdi aklıma geldi ki neden onun fotoğrafını çekmedik biz ya ? Tüh tüh tüh vah vah vah..

Büyükada’ya ayak bastığımızda adanın tahminimizden daha kalabalık olduğunu gördük.. Özellikle arapların çok fazla olması dikkatimizi çekmişti.

İlk olarak karnımızı doyurmamız gerekiyordu. Kendileri zil çalıyordu ve bisiklet turu için enerji depolamamamız gerekiyordu..

Yemek sırasında biz boğaz derdindeyken Gökçe ve Ebru ise “acaba hangimiz birbirimizin yemek yerken daha iğrenç fotoğrafını çekecek” yarışı veriyordu..

Bizler yemek masasındayken bir anda “Pişşşşşşşşşşşşşşşşmanniyeeee” sesiyle irkildik.. Pişmaniye satıcısı abimizin bi ani çıkışı bize “noooluyo lan” dedittirdi.. :)

Yemeğimize tansiyoncu Ali dayımız eşlik etti. Elinde tansiyon aletiyle dolaşan dayımız kısa bir sohbetten sonra Oya ablamızı tansiyon ölçürmeye ikna etti.

Bir insan tansiyon ölçtürürken ne kadar mutlu olabilir ki ? İşte bakınız bu kadar mutlu olabilir.. :) (altta)

Yemeğimizi yiyip, tansiyonumuzu da ölçtürdükten sonra artık bisiklet kiralamanın vaskti gelmişti. Hummalı bir araştırma ile Büyükadadaki en iyi bisikletleri seçmeyi başarmıştık.

Yiğit ile Oya ablamız ise iki kişilik bisiklete binmeyi tercih ettiler. Bu konuda Yiğit’i de ayrıca tebrik etmek lazım gün boyunca Oya ablamızın şöförlüğünü yaptı. Oya ablamız ise bisikletinin arkasında “Cleopatra” gibi salınırken, güneşlenmeyi ve çevreyi izlemenin keyfini çıkardı.. Ara sıra da pedal çevirdi.. :)

Bisiklete binmeyi sevenler için Büyükada’da bisiklet turu yapmak gerçekten çok keyifli. Adayı faytonlarla da dolaşabilmeniz mümkün ama ben biraz yorulmak pahasına da olsa bisiklet ile gezmenizi tavsiye ederim.

Büyükada’yı bisikletlerimiz ile turlamamız sırasında ufak tefek kazalar da yaşadık. Ebruyla çarpışmamız sonrası Ebru’nun kurumuş hayvan dıçkıları üzerine düşmesi de günün en eğlenceli kısımlarından biriydi.

Bilenler bilir, Büyükada “Aya Yorgi Klisesi” ile ünlüdür. Bisikletlerimiz ile ufak bir tırmanış sonrasında Aya Yorgi yokuşuna ulaştık. Burada bisikletlerimizi bırakmamız gerektiği söylense de bisikletlerimiz ile çok fazla bütünleştiğimiz için onları bırakasımız gelmemişti.. Aya Yorgi yokuşunu bisikletlerimiz ile (bisikletler elde) çıkmaya kararlıydık. Sadece bir sorun vardı ki, oda yokuşun ne kadar uzun olduğu konusunda bir fikrimiz yoktu…

Aya Yorgi’den inenlere sormayı akıl ettiğimizde “daha yarısına anca geldiniz” “3′te birini bitirdiniz” “1 km kadar daha yolunuz var” gibi tutarsız cevaplar alıyorduk.. Tam umutsuzluğa kapılmıştık ki ağaçlardaki kliseye uzaklığımızı gösteren küçük tabelalar bizi rahatlattı. En azından ne kadar daha bisikletler elimizde o yokuşu çıkacağımızı öğrenmiştik. “Kliseye Bisikletle Çıkmak Yasaktır” levhalarına da aldırış etmiyorduk..

“Oraya bisikletle çıkan ilk insanlar acaba biz miyiz?” diye düşünürken yokuşta bisikletli insanları görmek de bizi bi hayli rahatlattı..

Ama size tavsiyem bisikletle Aya Yorgi’ye çıkmamanız. Aya Yorgi yokuşunun başında zaten bisikletinizi bırakabileceğiniz emanetçiler var. Tabi “yok ben illa bisikletle çıkıcam” diyorsanız saygı duyarız ama oraya bisikletle babayiğitlere de yukarıda madalya takmıyorlar haberiniz olsun.. :)

Aya Yorgi’ye ulaştığımızda kan ter içinde kalmıştık. Ama inanın oradaki manzarayı gördüğümüzde tüm yorgunluğumuz geçti.. Bu harika manzara eşliğinde toplu ve tek tek olmak üzere bolca fotoğraf çekme fırsatı bulduk.

Fotoğraf merasimi sonrasında Aya Yorgi Klisesini ziyaret ederek mum diktik dilekler diledik. Klisenin içinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için, klise önünde çektiğimiz fotoğraflarla yetindik.

Aya Yorgi Klisesi adanın en yüksek tepesinde bulunuyor. Ayrıca klise üzerinde birçok motifler bulunuyor. Bunlardan en çok göze çarpan motif ise, denizden çıkan canavarı mızrağı ile öldüren Saint George ikonasıdır. Çeşitli okült yazılarda ise bu ikonun aslında birçok ruhsal anlam taşıdığı ifade edilir. Bu ikonalar hakkında anlatılan ve kiliseyi böylesine önemli bir ziyaret & adak merkezi haline getiren bir efsane vardır.

Anlatılanlara göre; Bizans döneminde işgal altında kalan Aya Yorgi kilisesindeki ikona ve kutsal cisimleri kurtarmak isteyen papazlar, söz konusu cisimleri toprağa gömüp üzerini kapatmışlar.. Aradan geçen uzun yıllardan sonra aziz Aya Yorgi, bir çobanın rüyasına girmiş ve kiliseye uzanan yolu tırmanmasını, çan sesi duyduğu yerde durup kazmasını söylemiş..

Olayı fazla dikkate almayan çoban, aynı rüyayı 3 gece üst üste görünce “bu işte bir iş var” diyerek çıplak ayakla (fakirlikten olabilir) ve hiç konuşmadan (yalnız çıktığı için olabilir) kiliseye uzanan uzun yokuşu tek başına tırmanmış. Rüyasında görmüş olduğu olay gerçekleşmiş; kiliseye yaklaştığı anda çan sesleri duymaya başlamış ve tam o noktayı kazıp, gömülü cisimleri bulmuş. Üstelik; cisimlerin her biri gömüldüğü günkü kadar yeniymiş. Adı geçen ikona ve diğer eşyalar, bugün Aya Yorgi kilisesinde sergilenmektedir.

Ayrıca bu kilise, hıristiyanların 2 hac noktasından biri kabul edilir (diğeri Meryem Ana’dır) ve yılın iki tarihinde (23 Nisan ve ve 24 Eylül) ziyaretçi akınına uğrar; öyle ki, ne vapurlarda, ne kiliseye çıkan yolda, ne de kilisede adım atacak yer bulunmaz. Hıristiyan inanışına göre, Aya Yorgi’ye yürüyerek çıkan insanlar yarı hacı sayılırlar, tam hacılık ise Efes’deki Meryem Ana Kilisesi’nin ziyareti ile gerçekleşir. Bu tarihlerde sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adaya ulaşmak gerekir, yoksa izdiham sebebiyle kilisenin kapıları kapanabilir.

Klisenin yanıbaşında bulunan restoran ise lezzetli yemekleri ile ünlüymüş. Ayrıca buradaki şarap, klise rahipleri tarafından yapılan özel bir şarapmış. Fakat bizim dönüş için zamanımız biraz kısıtlı olduğundan bu meşhur lezzetli yemeklerden tadamadık. Ama siz gittiğinizde buranın yemeklerini ve şarabını deneyebilirsiniz.

Aya Yorgi ziyaretimiz sonrasında dönüş yolu için hazırlıklarımızı tamamladık. Klisenin uzun ve yorucu paket taşlı yolundan bisikletlerimizle temkinli bir şekilde yavaş yavaş indik. Buraya çıkışımızı düşündükçe bu iniş bize bi hayli keyif vermişti.

Yaklaşık 20 dk. lık bir bisiklet yolculuğu sonrasında bisiklet turumuzu tamamladık ve bisikletlerimizi kiraladığımız dükkana iade ettik.

Dönüş vapurumuz için biraz daha vaktimiz vardı. Bu vakti ise adaya ilk ulaştığımızda akşam için söz verdiğimiz dondurmacı da değerlendirdik. Lezzetli dondurmalarımızı tüketirken güneş de yavaş yavaş batmaya başlıyordu.

Son olarak tesadüfen gördüğümüz “Fenerbahçeli Lefter Sokağında” birkaç Fenerbahçeli arkadaşı da aramıza katarak bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Sanırım bu fotoğrafı biraz abarttık ve sonrasında Fenerbahçe marşları söyleyerek tüm ada esnafının dikkatini çektik.

Hatta etrafımızda birden “Fenerbahçeli hediyelik eşyalarımız var buyrun gelin bakın” diyen tezgah sahipleri doluştu. Bir anda çarşıda alışveriş heyecanı yaratarak çarşı esnafına “Hedef Pazar” olmuştuk.. :)

Vapura binişimiz ile birlikte dönüş yolculuğumuz başladı. Güneşin batışıyla birlikte bir çok manzara fotoğrafı çekme imkanı bulduk. Ayrıca yorgunluğumuz vapurda şarkılar söylememize engel değildi. Güzel bir günün sonunda, güzel bir vapur yolculuğu ile başlangıç noktamız olan Kabataş’a ulaştık.

Güzel bir günü tatlı bir yorgunluk, bisikletten dolayı oluşan hafif toto ağrıları ve yine bisiklet kazalarından oluşan ufak tefek sıyrık ve morluklarla kapattık.. Bu güzel pazar gününde aramızda olan tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyor, bir sonraki Gezenti aktivitelerimizde de aramızda olmalarını diliyoruz..

Bu güzel günümüzde bizlerle birlikte olamayan diğer arkadaşlarımıza da “Ahh keşke sizde olsaydınız” diyoruz… :)

Bir sonraki gezimizde tüm Gezentileri aramızda görmek dileğiyle…

 

Caner ÇELİK

canercelik@gezenti.org

 

Fotoğraflar : Gökçe AYAZ, Oya SARIHASAN, Caner ÇELİK

 

RSS 2.0 beslemesi ile bu yazıyı takip edebilirsiniz. Buradan cevap verebilir, yada izleyebilirsiniz.
Yanıt bırak

XHTML: Bu komutları kullanabilirsin: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>